‘Elveda Rumeli’ dizisiyle tanındı. Birçok projede rol aldı. ‘Kara Ekmek’ dizisiyle tanınırlığı zirve yaptı. Şimdi ‘Nefes Nefese’ dizisiyle gündemde. Gülçin Santırcıoğlu’yla buluştuk.

Sizi ekrandan tanıyoruz ama biraz daha derine inersek… Hikâyeniz nerede başlıyor?
-İzmirli bir ailenin iki kızından birisiyim. Konuşma terapisti bir kardeşim var. Alsancak ve Çeşme’de korunaklı bir çocukluk geçirdim diyebilirim. İzmirli olmayı nasıl anlatırsınız?
-İzmir hala kendimi en özgür hissettiğim ve en çok özlediğim şehir. Elbette İzmir’de benim çocukluğumdan beri çok büyüdü. İstanbul’da sokakta olmayı sevmiyorum. Hayatım daha çok evimde geçiyor. Sanırım İzmir hala asgari saygı ve sevgiyi yaşatabilen bir şehir. Göçmen bir ailenin kızıyım, bizde kadınlar yaşamın içindedir erkeklerde kadınların değerini bilir. Kendi evimde de bunları sürdürdüğüme inanıyorum. İzmir ile bağım o kadar kuvvetli ki sebzelerim bile İzmir’den koliyle gelir.

Sizin için mücadele ne zaman başladı?
-Konservatuar ve hemen öncesinde. Oyuncu olmadan önce uzun süre caz söyledim, ‘Ruhi Su Vakfı’nda şan hocalığı yaptım ama hayat bana en sevdiğim şeyi yapma fırsatı verdi sonrasında.
İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Konseruvatuvarı Sahne Sanatları Opera Şan Bölümü’nden mezunken oyunculuk nasıl devreye girdi?
-Konservatuara çok bilinçli olarak girdim ama hiçbir zaman bir operacı olma arzum yoktu. Konservatuar hem klasik sahne, hem de müzik eğitimi almamı sağladı. Çok uyumlu bir genç veya çocuk olduğumu söyleyemeyeceğim. Oyunculuk bu noktada bana alan açtı. Aslında öyle aniden verilmiş bir karar değil bu. Hayat devam ederken, mücadele içerisinde çözemediğin şeyleri ifade etme, bir dert anlatma isteği sanırım bu. Belirli bir rutine bağlı herhangi bir işi yapmam mümkün değildi. Dolayısıyla derdimi anlatmak için yapabileceğim şeyi yani oyunculuğu seçtim. Oyunculuğa başlamamda ‘Piyano’ filminde Holly Hunter’ın canlandırdığı ‘Ada’ karakterinin de ayrı bir yeri var.

Herkes daha bencil

Ekran ‘Kara Ekmek’ten sonra ‘kötü ve sırlarla dolu’ karakterlerle anılmaya başladınız. Sizin içinizde ne kadar kötülük var?
-Can Yücel’in ‘Her şey sende gizli’ şiirinde dediği gibi; sevdiklerin kadar iyisin, nefret ettiklerin kadar kötü.
Siz bu karakterleri canlandırırken kendi karanlık taraflarınıza dair neleri keşfettiniz?
-Her karakteri biraz kendinde ararsın biraz kendinde olmayana yaklaşmaya çalışırsın. Oyunculuğun güzel tarafı da bu. Bedel ödemeden başka hayatları deneyimlemek. İnsanda empati duygusu yükseldikçe karakterlere salt iyi ya da kötü olarak bakmamaya başlıyor. Bunun da bir zenginlik olduğunu düşünüyorum.
Peki günümüzde sizce ne kadar kötüleştik?
-Ona kötüleşmek demek istemem. Herkes kendine döndü ve herkes daha bencil. Hayat mücadelesi içinde özellikle büyük şehirlerde insanlar vahşileşiyor sanki. Ortak yaşam için gerekli asgari saygı ve sevgiyi kaybettik sanırım.
Nuri Alço’lardan Suzan Avcı’lara ekran, beyazperde pek çok kötü karakter gördü. Siz kendi ‘kötü’nüzü oluştururken kimden ilham aldınız?
-Geçmişte çok salt iyi veya kötü uçlarda çok uç karakterler yarattı sinemamız. Elbette geçmişten örnek aldığım beğendiğim oyuncular var ama benim öncelikli kaygım acaba kendini tarzımı yaratabildim mi sorusunun cevabını aramak. Özetle, ben oyuncu olarak ilhamı mı daha çok hayatın kendisinden alıyorum. İnsanlara temas edebilmek benim için çok önemli.

İnsan kendine seksi gelemez, gelmesin de zaten

‘Nefes Nefese’nin çekimleri Adana ve Antakya’da yapıldı. İstanbul-Adana-Antakya hattında hayat nasıldı?
– Çekimlere bir süre ara verip Ağustos ayında tekrar başladık. Sıcak bizi oldukça zorladı. Hem Antakya hem de Adana hikâyesi olan şehirler. Yaşar Kemal’in Çukurova’sı sıcağı saymazsak çok özel bir yer. Çok bereketli topraklar üzerinde olduğunu hissediyorsun. Antakya ise mozaik lafını pek sevmem ama kendini açıklamaya gerek duymayan her yerden bir hikâye fırlayan, insanları ya da karakterlerini yaşatabilen bir şehir. İşin mutfak tarafıysa ayrı sürprizlerle dolu. Bir Egeli ve etle çok arası olmayan bir insan olsam da ben bile kebap sevmeye başladım.
Sizi çekici ve seksi bulan bir kitle var. Siz kendinizi nasıl görüyorsunuz?
-İnsan kendine seksi gelemez, gelmesin de zaten. Çünkü seksi olma ve güzel görünme çabasını anlamsız buluyorum. Özellikle de rolün ihtiyacı yoksa. Ama işin diğer tarafından da güzelliğimiz ve zekâmız ancak başkaları tarafından takdir edilirse anlam taşır. Dolayısıyla güzelliğin altını çizmeden insanların beğenisini kazanabilmiş olmak elbette önemli.
Size ‘yerli Cate Blanchet’ benzetmesi yapılmış. Katılıyor musunuz?
-Tipolojik olarak benzediğimi düşünmüyorum ama çok özel, yaşsız ve yetenekli bir kadın Cate Blanchet. Eğer bu noktadan benzetiliyorsak elbette mutlu olurum.

Hayat felsefem, basitleştir

İçinizde ukde kalan bir şey?
-Çok keşke diyen birisi değilim. Hayat hep yeni sürprizler getiriyor.
Görünmez olsanız ilk ne yapar, nereye giderdiniz?
-Ian Mckellen’ı prova yaparken sessizce izlemek isterdim.
En son ne öğrendiniz?
-Hitchcock’un ‘Sapık’ filmdeki ünlü duş sahnesinde katili canlandıranın aslında bir kadın olduğunu.
Hayat felsefeniz?
-Basitleştir.
Hangi özelliğiniz hayatınıza yeni girenleri şaşırtır?
-Küçük çocuklarla yarışır derecede çizgi film izlemem.

Hiç kot pantolon kızı olmadım

Genelde zamansız kıyafetleri seviyorum. 20 yaşımda da böyleydim. Hiçbir zaman sneakers ve kot pantolon kızı olmadım. Dolabımın olmazsa olmazı şapka. Hemen hemen gittiğim her yerden bir şapka alıyorum.

Röportaj: Hakan GENCE
Fotoğraf : Emre Yunusoğlu
Styling: Özgür Yüksel/Makyaj : Gamze Tekin