Hayko Cepkin ile çok sıcak ve samimi bir röportaj yaptık. Bize eşiyle çok fazla bir arada olursa canının sıkılacağından tutun, 33 yaşındayken ölümü düşünmeye başlamasına kadar bir çok duygu ve düşüncesini samimi bir şekilde anlattı. Okurken keyif alacağınızı düşünüyoruz.

Öncelikle teşekkür ediyoruz konser öncesi vakit ayırdığınız için. 1997 yılından beri profesyonel müzik hayatınız var ve öncesinde de merakınız sanırım akordeon çalan dedenizden geliyor. Ve bildiğim kadarıyla hala saklanan bir akordeon var…

Evet, evimizde yüz yılı aşkın bir süredir saklanan bir akordeonumuz var. Benim merakım klasik müzikten geliyor. Çocukluğumda kilise korosuna katılmamla başladı her şey aslında. Ve bu vesileyle dört sesli batı müziğine karşı bir hayranlık duymaya başladım. Sonrasında klasik batı müziğini öğrenmek için konservatuar eğitimleri almaya başladım. Bu eğitim süreci 3 farklı eğitim kurumunda devam etti. Birincisi Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuarı, ikincisi Timur Selçuk Çağdaş Müzik Merkezi ve üçüncüsü de Beyoğlu’nda o dönem Akademi İstanbul adında özel bir eğitim kurumu. Bu üç farklı yerde üç farklı eğitim tipi gördüm. Kendi müzik zevklerim içerisinde rock tipi elektronik müzikler ve kullandığım aletlere bağlı kalarak aldığım eğitimlerin hepsi birbirine karıştı. Bu sayede 6 ayrı müzik türünü deneyimleme şansım oldu. Bu 6 müzik türünü de içerisinde barındıran yeni bir müzik türü ürettim.

Sanatçı olmasaydınız ne olmak isterdiniz?
Aslında tiyatrocu olarak hayatıma başladım. Ancak gözümdeki pitozdan dolayı mim eksikliği olur gerekçesi ile sınavlara girmemi bile önermediler. Sınava bir hafta kala beni “boş ver nasılsa kazanamayacaksın” diye caydırdılar. Eğer bana kalsaydı, başka insanların hayatlarını canlandıran bir tiyatrocu olmayı tercih ederdim. İşte o zaman kendi yazacağım oyunlar sayesinde; aynı hayat ve aynı suratı bir kenara bırakarak farklı karakterlere bürünebilirdim. Yeri gelir kötüyü, yeri gelir iyiyi, yeri gelir bir romantiği canlandırır ve o karakterleri kendi katkılarımla lezzetlendirebilirdim.

O günlerde hayatınıza müdahale edilmesini, sınava giriş imkânının bile tanınmamasını şu anda nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu günümü düşündüğüm zaman kendilerine teşekkür ediyorum… Ben genellikle hayatta bu tür şeylerden beslenmeyi yeni atılımların bir başlangıcı olarak görüyorum. Yaşadığım negatif olaylar beni daha da hırslandırıp yeni hedeflere kilitliyor. Hayatındaki her şey pozitif giden bir adam olsaydım belki de bunun verdiği bir rahatlıkla şu andaki başarımın çeyreğini bile elde edemezdim diye düşünüyorum. Hayata negatif başladım ve bir tepki gösterdim. Bu tepki beni her seferinde daha fazla ayakta tutmaya başladı. Daha fazla hırslandım.

Popüler kültür ve popülist kültür ile alakalı bakış açınız nedir?
Evet, bir popüler kültür ve bir de popülist kültür var. Popüler kültür zaten bizim de şu anda müzikal olarak, proje olarak içinde bulunduğumuz kültür. Gayet popüleriz ve tanınıyoruz, biliniyoruz o pastanın içindeki yerimizi aldık. Popülist olmak ise daha başka bir şey. O hiç içinde bulunamayacağınız aslında sizin ruhunuzu barındırmayan ama sırf alkış toplayacağınız şakşakçılık yapılacak diye hiç girmeyeceğiniz maskelerin altına girmek manasını taşıyor.
Biz öyle değiliz ama popüler bir grubuz. Popüler kültürün merkezinde olmasak da, çalıştığım müzik şirketimin patronu beni şöyle tarif ediyor; “hep etrafında uydu gibi dolanıyorsun, bazen geliyorsun çok önemli bir iş yapıyorsun ama yine geri çekiliyorsun hiçbir zaman orada kalmıyorsun.”

Peki, şimdi de gelelim ilişkilere. Şu dönemde özellikle insanların duygusal ilişki kurduğu ancak devamında evlilikten kaçtığı birliktelikler var. İlişkilerin doğru düzgün ilerleyemediği tüketim toplumunda, siz 15 yıldır birlikte olduğunuz Aslı Hanım’la evlendiniz. Bununla alakalı ne söylemek istersiniz…
Mersi… Biz yarı analog dönemde dünyaya geldik ve dijital döneme de rast geldik aynı zamanda. Onun için bizim nesle ben yarı analog yarı dijital nesil diyorum. Analog neslin duyguları ve kültürünü alarak büyüdük. Onun için yeni neslin şu anki aşırı tüketim ruhuna sahip değiliz. Biz yine elimizdekinin kıymetini bilip daha sonra kullanabilmek için saklayanlardanız. Ya at işte ne olacak yenisini alırsın değil de kalsın kullanılır diye toparlayıcılardanız. O neslin adamları olduğumuzdan dolayı bizim için garip bir duygu değil. Tabii ki diğerlerine, yani yeni nesle de hayatta başarılar diliyorum. Tüketim toplumunda hemen sıkıldığınız şeyden mücadele etmeden kaçış durumu söz konusu oluyor. Biz 15 sene içinde pek çok kez birbirimizden kaçmaya çalıştıysak da sonuçta birlikteliğimizi mücadele ederek devam ettirebildik. Emek isteyen bir şeydi bu. Tüketim toplumunda da emek bazen verilmekten kaçınılıyor çünkü zor olan kısım orada. Yıkmak zaten çok kolay ama yapmak zaman alan bir şeydir biz zaman alan şeyleri tercih ettik.

Erkekler tarafından genellikle evliliğin yürütülmesinin zor olduğu söylenir. Siz de aynı düşüncede misiniz? Yine şunu sormak istiyorum; evlilik hayatınızda en üste neyi koyarsınız?
Ben en başa mesleğimi koyabilirim. Mesleğim sayesinde pek evde durduğum da söylenemez (kahkaha atıyor). Şükürler olsun böyle bir mesleğe sahibim. Zaten günün her anı yan yana olan bir çiftin de evliliğini çok sağlıklı bir şekilde yürütemeyeceğini düşünüyorum. Tabii bu arada benim bazı arkadaşlarım çalıştığı yerde, evinde yani her yerde neredeyse 24 saat eşiyle birlikte olanlar var. Ve çok da mutlular. Bunu muhteşem bir şekilde yürütüyorlar. O nasıl bir psikolojidir bilemem. Ben zaten sıkılgan bir adamım, eşim de yalnızlığını çok seven bir kadın. Ben gidiyorum diyen bir adamım, o git ben yalnız kalmak istiyorum diyen biri esas uyuştuğumuz nokta o. Herkesin kendine has yalnız kalmak istediği durumlar var ve biz bunu başarıyoruz. Mesela işe gidiyorum bir an evvel gitmemi bekliyor git git hadi diyor 🙂

Siz bizi kandırdınız o zaman siz evli değilsiniz aslında… (gülüyoruz)
Biz muhteşem bir denge kurduk. Haftanın dört günü yokuz. Mesleğimin tabii ki buna etkisi çok büyük. Aslı’nın da aynı şekilde yalnızlığını çok seviyor olmasının etkisi çok büyük. Eğer o da böyle bıç bıç bıç durmadan “bende geleceğim oraya çok sıkılıyorum evde” falan olsaydı yürümezdi yani imkansızdı… Zaten birkaç kez işe götürdük bizim iş uzaktan kolay mı gözüküyor bilmiyorum da bir ay adamı dolaştırsak adamı komaya sokar hastanelik ederiz. Zor bir iştir, ne zaman kalktığın belli değil, ne zaman ne yediğin belli değil arızalıdır; yeme içme sistemin, uyku sitemin arızalıdır. 45 dakika vaktin vardır 45 dakikalık uykuyu yapmak zorundasın evde kimse beni uyutamaz ama otel odasına girdim mi 45 dakika uyurum zor iştir bu. Onu 1-2 kez götürdük hayatımızda başarılar diledi hiç bulaşmadı.

İzin verirseniz bir yorum yapmak istiyorum; fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla sevmesini bilen bir adamsınız, fotoğraflardaki görüntünüzle bile bunu hissettiriyorsunuz…
Şöyle söyleyeyim aile kavramını severim. Yani bu sırf eşimle alakalı değil işimle alakalı da aynı matematik geçerlidir. Bizim ekibimiz 13 yıllık bir ekiptir. Biriyle beraber yola çıktığınız zaman ve onunla aynı kafada olduğunuz zaman “aman abi sen şunu şöyle yapıyorsun böyle yapıyorsun” diyerek onu kestirip atmak olmaz anlatabiliyor muyum? İlişkim nasıl 15 seneyse kendi işimde de 13 senelik bir ilişkim var yani emek mücadele ve aile kafasını çok severim ve o ailenin içine de birinin dahil olması çok zordur bizde. Çünkü çok kalıplaşmış bir matematiğimiz var. Bu ekibin içerisine yeni biri gediği zaman herkes ince eler sık dokur. Zordur bizim ailenin içerisine girmek. Bizim ailenin içinden çıkmak da zordur. Bir kere burada aşırı disiplinle yaşayan bir ekibiz. Dışardan böyle hoyrat alevli ateşli makyajlı falan gözüküyor olabilir ama bizde her şey askeri disiplinle yürür. Herkesin saati, saniyesi durduğu yer, görevi, rütbesi belli, bunda sekme yoktur. Bu sektiği zaman zaten problem çıkar. Biz 13 senedir bunu matematikleştirdiğimiz için bununla alakalı bir problem yaşamayız. Burada da aile kavramı var, orada da aile kavramı var. Birlikte çalıştığım ve sevdiğim adamı yanımda tutmak isterim, iyi bir hayat sürmesini isterim, onun içi elimden geleni de yaparım. Yani o konuda korumacı ve kollayıcıyımdır. Bu hayatımın her karesine işlemiş durumda. Sanayide arabayı götürdüğüm usta bile varlığına kanaat getirdiğim ustaysa ben o ustayla çalışırım. Ben her zaman şunu söylüyorum bir araba alacaksan önce ustasını bul. Arabayı almak mesele değil, önce ustasını bul, onu bulduysan sonuna kadar tamir ettirip ettirip kullanabilirsiniz arabayı.

O zaman sizin berberinize, marketinize kadar diyalog kurduğu ve çalıştığı herkesle muhafazakar bir ilişki kurduğunuzu görüyorum. Peki bu muhafazakarlığı İstanbul için neden göstermediniz? İstanbul’u sevemediniz mi?
35 yılımı geçirdim İstanbul’da. Tabii güzel zamanlarımız da oldu. Sonradan mental matematikler oldu yani biz şehirde büyüdük ve hep beton gördük. Doğayı çok tanımıyoruz; ağaç bile betonun arasında çıkan olarak kafamızda yer etti. Paraşüte başlayıp Selçuk’a 8 sene gidip geldiğimde kamp bölgelerinde kalıyordum; yani bir göz oda, dışarısı bahçe, her şey güzel, eğlencesi bir başka, neşesi bir başka ve muhabbeti açık havada bir başka. Orada bu süreç içerisinde bir alışkanlık oluşmaya başladı ve İstanbul’a geldiğimde oradaki rahatlıkla buradaki sıkıntıyı kıyaslamaya başladım. Zaman yavaş geçiyor Kuşadası’nda. Doğada antrenmanımızı, atlayışlarımızı yapıyoruz, saate bakıyorum saat daha 18.00 vücudum yorulmuş; ama saat daha 18.00, gün bitmiyor yani. Biraz otursam arkadaşlarla muhabbet etsem falan filan saat bakıyorum 21.00 daha erken. Yani tamam sabah çok erken kalkıyoruz ama hayat daha yavaş daha güzel. İstanbul’a geldiğim zaman burada her şey çok hızlı ve çok hızlı olmasına rağmen bir yerden bir yere ulaşamıyorsunuz. Gün içinde hızlı gitmeniz gereken yere çok yavaş gidiyorsunuz. Ve dedim ki İstanbul zamanımı çalıyor, İstanbul hayatımdan zaman çalıyor…

Etrafımızda sürekli olarak İstanbul’dan sıkılan ve örneğin Muğla’ya yerleşsem diyen insanlar var. Birçok insan İstanbul’dan gitmenin hayalini kuruyor ama bu genellikle hayalde kalıyor. Ancak mesleğinizi de düşünürsek İstanbul’da yaşamanız gerekmiyor mu?

Evet genelde insanlar bir türlü karar veremiyor. Sanki İstanbul dışında bir yerde bambaşka bir hayat kurulacakmış ve çok şey değişecekmiş gibi bir düşünce var. Ancak benim mutlaka İstanbul’da olmamı gerektirecek hiçbir şey yok. Çünkü ben sistemimi kurdum. Bu sistem adeta bir örümcek ağı gibi örülü. Zaten konser vb gerekçelerle gittiğim yerler hep farklı şehirlerdi. Ha İstanbul’dan yola çıkmışım ha Kuşadası’ndan benim için fark eden hiçbir şey yok, gene yol, gene yol hiçbir şey değişmiyor. Ha bazıları İstanbul’dan niye kopamıyor; mesela akşamları nereye gideceğiz meselesinden dolayı. Ama ben zaten akşamları çok fazla dışarıya çıkan bir adam değilim. Zaten çalışma hayatım barda vs patırtıda gürültüde geçiyor, bir de bunun üzerine eğlenmek için bara mı gideceğim! Öyle bir zevk ve neşe kültürüm yok. Ben isterim ki sessiz bir alanda sevdiğim ne kadar adam varsa muhabbetini, yani sesini duyabileceğim bir ortamın içerisinde olayım. Adamın sesini duymadığım yerde ben onunla nasıl muhabbet edeceğim. Magazinsel bir yanım yok ortalığa çıkayım da şurada görüneyim de buradan bir iki PR kovalarız hayat mantelitemizde böyle bir şey yok. Beni ırgalayan bir şey yok demek ki burayla ilgili. Herhangi bir iş konusu olduğu zaman sistem belli böyle bir işimiz var gelebilir misiniz? Ne zaman? Yarın. Yooook ya. Abi seni çağırdık gel koştur. Öyle bir şey yok. Böyle bir şey arzu ediyorsanız oturup planlayacağız. Ne zaman olur; haftaya olur veya öbür haftaya olur. Bizim işimiz var, sizin işiniz var, ne zaman; örneğin 15 gün sonra ayın 15’inde saat 3’te. İşte plan budur…Bu kadar basit.

İlk albümüz 2005 yılında hatta evde kaydettiğiniz bestelerden oluşan “Sakin Olmam Lazım” adlı albümdü. Buradan yola çıkarak bestelerinizi genellikle evinizde yaptığınızı düşünüyoruz. Peki şu anda ikamet ettiğiniz Kuşadası yeni şarkılar üretebilmek için daha verimli oluyor mu?

Offf işte orası yaktı kafamı, müthiş. Proje üretebilmek için her şeyi yeniledim ve müzik hayatımdaki en önemli yenilik o oldu. 2005 albümündeki kayıttan sonra şimdi son albümdeki kayıtlara bakarsanız sesi kullanma tekniğinden tutun da albüm içinde kullandığınız seslere kadar çok farklı olduğunu göreceksiniz. Çalışma hayatınızda bir süre sonra aynılaşma oluyor ve değişikliğe ihtiyaç duyuyorsunuz. Ömrü yirmi yılı aşan her grupta bu kısır döngü içerisine düşme durumu vardır. 1997’den itibaren sayarsak bizde de 21 yıl oldu. 21 yıllık müzik hayatında belirli bir alışkanlığım var. Sahnede yaptığım müziğin, çaldığım armonik yapının kendi kişisel armonik üretimimle alakalı kısır döngü içine düşme durumum oldu. Bu değişim o kısır döngüden çıkmamı da sağladı. Mesela nice gruplar 10 sene evvel gittiğiniz konserle 10 sene sonra gittiğinizde yine aynı şeyi yapıyor. Diyorsunuz ki 10 sene geçti be insan bir yeniler kendini. İşte bu duruma düşmedim ben. Her sene yenilendim. Şu an mesela kayıtlarımdan, konserde kullandığım aranjelerden tutun altyapılara ve kullanılan seslere kadar 2018’in teknolojisini elimde barındırarak yaptığım şeyler. Her şey artık yenilendi. Yeni neslin, yeni müzikal dünyadaki değişimin takibini yaptım. Bu hiç kolay bir şey değil inanın. Mevcut bilindik sevildik şarkılarınızın aranjesini alıyorsunuz ve yeni nesil için o çok sevilmiş halinden başka bir hale sokuyorsunuz. Bundan sonra böyle dinleyeceksiniz diyorsunuz. Beğenmeme ihtimalleri de var. İşte bu benim 6 ay bir odaya kapanıp hepsini baştan kaydetmemle alakadar bir sabır durumu. Kısaca bu bir delilik, bunu kimse yapmadığı için değişmiyor bir şeyler. Ya da bir aranjöre veriyor ve “canımın içi sen şunları bir hallet bakalım” falan filan diyor. O sadece geliyor üstüne şarkısını söylüyor vesaire. Biz kendi işini kendisi yapan bir ekip olduğumuz için o konuda da çalışma neşesi verdi Kuşadası.

Bestelerinizi yaparken, şarkılarınızı oluştururken sizi ne besler, nelerden etkilenirsiniz?
Ben dönemsel beste yaparım. Hiç önceden yapılmış bir besteyi iki sene sonra çıkarırız diye düşünerek yaptığım bir şey yok. Mesela sandık albümünde acayip kötü bir dönemimdeydim. 33 yaşında ölümü anlatmaya karar verdim. 10 ay evden dışarıya çıkmadım. Daha önce hep konsept albümler yaptığım için oturdum ve 10 ay boyunca hep ölümü anlatan bir albüm yapacağım diye kapattım kendimi eve. Ruhum öyle hissediyordu. Öyle hisseden bir dönemde iki sene önce yaptığım her şeyi bir kenara kaldırdım. Örneğin hava çok güzel diye yazdığım bir sözü zaten ölüm albümünde barındırmam imkansız çünkü o bir konsept. Onun için kendi albümümün şarkılarının artık tükendiğini hissettiğim zaman kendi dönemim neyse o döneme ait besteler yapmaya başlarım. Aslında hep söylediğim gibi albümler bir çeşit biyografik tanımlama yani adeta bir biyografi gibi orada dönemlerinizi görebilirler…

Peki insanların korkularıyla yüzleşmesi gerektiği konusundaki yaklaşımınız nereden geliyor?
Korkularımızla yüzleşmek zorundayız yoksa yaşayamayız. Her şeyden korkarız, çünkü hayatın zaten kendisi yeterince korkunç. Korkularımızla yüzleşmezsek evinden çıkamayan hastalar gibi oluruz.

Sizin korkularınız neler?
Valla yüksekten korkarım, süratten korkarım ki buna rağmen motor sporları da yaptım. Denizden acayip korkarım, yani deniz korkunç bir mahlukat, yani seni içine alır ve hüp diye götürür mücadele edemezsiniz çünkü çok güçlü.

Korkmadığınız şeyleri öğreneyim o zaman ben…
İnsandan korkmam… İnsan en tehlikelisi, en leşi, en berbatı belki… Ama korkmam çünkü insanla mücadele edebilirim. Gücüm yetiyorsa yere indiririm. Ama denizle mücadele edemem, gökyüzüyle mücadele edemem, bunlar mücadelesiz yerler ama insanla mücadele edebilirsin gücün yetiyorsa. Cenge cenk mücadeleni verebilirsin o açıdan en azından bir alternatifi var insanın diye düşünüyorum.

En dayanamadığınız kişilik özelliği nedir? Yanınızda asla olamayacak insanlar hangileridir?
Yalaka, sahtekar, ikili oynayan… O tip insanları sevemem. Örneğin “”abi süperdin ya valla bak bugüne kadar buraya kaç grup geldi senin gibisini görmedik” falan türündeki konuşmalar bunlar hiç sevmediğim laflardır. Tavırdan da belli olur zaten herkese de gidip aynı haltı yiyor muhtemelen bunu söyleyen kişi…

En zayıf noktanız?
Hayvanlar… Hayvanlarla ilgili herhangi bir şey olduğu zaman yakarım gezegeni.

Gelelim futbola… Beşiktaş ne ifade ediyor sizin için?
Beşiktaş bana babamın mirası gibi… Babamın bana bıraktığı miraslardan bir tanesi. Onun vesilesiyle Beşiktaşlı oldum, neticede herkes bir taraf seçiyor. Kime sorsanız herkes kendi seçtiği taraf için iyi ki Fenerbahçeli olmuşum, iyi ki Galatasaraylı olmuşum iyi ki Beşiktaşlı olmuşum diyecek. Ama biz tabii Beşiktaş’ın tribün içerisinde de birçok arkadaşlığı ve dostluğu oradaki mücadeleyi vs gördüğümüz için kendi açımızdan bir başkaydı diye tanımlarız hep. İyi ki yaşadım dediğim dönemlerden bir tanesi yani.

Bir konseriniz sırasında sahneye paraşütle inme hikayeniz var. Sevenlerinizi ve sahnedeki görevlileri oldukça korkutmuştunuz. Hatta Aslı Hanım’dan “bir müddet eve gelme” şeklinde bir tepki aldığınızı da öğrendik. Sahneye paraşütle inerken neler hissettiniz?
İnsanları şaşırtmak çok güzel bir duygu. Hep aynı şeyi yapmamak insanlara farklı duygular vermek gerekir diye düşünüyorum… Biz hep şöyle deriz; yaptığımız sadece bir konser vermek değil. Yani o gün size hangi duyguyu yaşatmak istiyorsak onu yaşatmak üzere bir tasarımımız oluyor sahnede. Bir kere Zeytinlik konserimizde komple bütün seyirciyi ağlatmıştık. Bu sefer gerilim yaratma arzusunda bulunduk. Gerçekten çok gergin bir işti. Hiçbir açıklaması şakası yok. Gerçekten çok zor bir işti ve yüzde yüz başarıyla bitirdik. Yani yüzde yüzü yakalamak da kolay değildi. Devamlı kronometre hesapları ve saniye bile değil salise hesaplarıyla, pilotumuzun herhangi bir aksaklık olduğu zaman uçağın kaç derece yatırıp döndürmek zorunda kalacağı gibi riskli durumların hesaplarından tutun da ekibin introyu girdiği zaman inişin gerçekleşeceği bir sonuca kadar hepsini hesaplamıştık. Çünkü o bir kalıp yani abi yetişemedi ya şurayı bir başa alıp baştan yapalım gibi bir durum yoktu. Ya başaracaktık ya başaracaktık… Toplam 7 dakika 38 saniyen var bu işlemi gerçekleştirmek için. 19.30’da intro giriliyordu zaten manifesto yazmıştım instagrama. Genelde bizim konser manifestoları öyle yani dakik.19.30’da uçaktan çıkılır işte ortalama 75 saniye ile eğer rüzgarın durumu iyiyse bunu 2 dakika 15 saniyelere çıkarabilirdim. Ama çok kötü bir hava durumu vardı yukarıda. Onun için mümkün mertebe süratli bir şekilde paraşütü kullanarak o kötü hava şartından sıyrıldım. Bu nedenden dolayı o taklalar havada o şekilde görüldü. Çünkü o hareketler aşağıya en hızlı şekilde inebilmek için yapacağım aksiyonlar. Bin metre bizim için alçak bir irtifa. Bin metreden atlamak hiçbir şey değil. Hatta uçağın kapısından çıkmak ve paraşütü açmak da hiç dert değil. Bunlar zaten devamlı bizim rutinimiz olduğu için bir şey değil. Ama o son 50 metredeki o karar anı ve süratli dönüş hali o biraz dertli bir kare işte. Çünkü yerdeki rüzgar yukarıdakiyle alakasız bir rüzgardı. Ben yaklaşık 140 km/s sürate kendimi çıkartıp orayı 120-140’la dönünce orada yere çok hızlı yaklaştım. Orada benim de gözler eşitlendi paraşüt okulumuzun müdürü elinde telsiz onu da gördüm onun da gözler alnına kadar açıldı falan. Biz görev atlayışları çok yaptık ama bunun olayı çok farklıydı. Görev atlayışında mesela yerle hava raporlarıyla alakasız bir durum olduğunda atlayış kesilirdi denir. Bu tüm olumsuzluklara rağmen atlayışın yapılması gereken bir durumdu bu. Rüzgar kötü olsa bile ben atlayacağım dedim, yani çok büyük bir risk aldım.

Hiç bir saniye bile acaba deyip, tereddüt ettiğiniz bir duygu oluşmadı mı?
Acaba mı? Ben beş senedir acaba diyordum. Yapacağım bunu, eninde sonunda yapacağım. Ama çık merdivenden kardeşim ne gerek var… Tam zamanında yaptım, yani 40 yaşıma göre aktif sportif bir durumdayım. İki sene sonra ne olacağınız bilemezsiniz, bir kireçlenme olur bir şey olur. Tam zamanıydı… Tam vücudum iyi, kafa yapım iyi, paraşütçülüğü bu dönem biraz hızlandırdım ki antrenmanım bol olsun diye. Her şey tamam, alıştırma programı yapmışım. Bir daha olmazdı bir daha yapılır bir şey değil zaten. Bir kere çok yüksek bir beklenti var. İnsanlar bekliyor ve kusura bakmayın yapamayız gibi bir şey olamaz. Benim seyircim bunu kabul etmez. Onlar her zaman şuna inanıyor; o bir hayal kurdu kafasında ve onu kesin yapacak o herif. Ben bugüne kadar hiç yarı yolda bırakmamışım seyircimi bırakmam yani…

Röportaj: Eda Şen