Aile büyükleriniz çocukluğunuzdan itibaren bizim içimizde derin izler bırakırlar. Çocuklarınızı emanet etmek zordur. Hele ki yeni tanıştığınız birisi ise… Dadın Kadar Konuş, Zemheride Aşk kitaplarının ve Ekonomist yazarı Levent Gökmen ile Women’s Style Türkiye okuyucuları için keyifli röportaj gerçekleştirdik.

Women’s Style: Kitap yazma fikri nasıl ortaya çıktı; o ilk satırları yazmak zor mu kolay mı oldu?
Levent Gökmen: Kitap yazma fikri… Anneannem bana ortaokul lise yıllarımda hep hayat öyküsünüz anlatırdı. Anlatır anlatır ağlardı. Kendisi 8 aylık iken babası Çanakkale’ye gitmiş. Annesi ile babasının veda sahnesini anlatır. Öyle içten anlatırdı ki sanki o sahneyi yeniden yaşıyormuş gibi olurdu. Bazen sıkılırdım. Onun adına çoğu zaman üzülürdüm. Çünkü hiç görmediği babasını, rüyalarında gördüğünü sarıldığını söylerdi. Hep bu hikaye bende döndü durdu. Ta ki geçen yılın Kasım ayında yayınlandı kitabım. Kitabım yayınlandığında anneannemin ölümünden tam yirmi yıl geçmişti. Onun farkındalığı da nasıl oldu? Kendi kendime neden bana hep bunu anlattı diye sorardım? Bazı şeyleri kuzenlerime ve anneme sordum. Ya dinlendiler kulaklarından birinden girdi diğerinden çıktı ya da hiç dinlemediler bilmiyorum. Kimse bilmiyordu benim kadar detaylı anneannemin hikayesini. Annem de dahil yani bu duruma, annemler sekiz kardeşler bir çoğuna sordum hiçbiri bilmiyordu. Sonra kitabın adı geldi. Hep şey derdi “ Zemheri Aşk’ın meyvesi” diye severmiş. İlk başta kitabın adı geldi aklıma. Sonrasın da yazmaya başladım. Bir takım şeyler sizi itiyor yazmaya. Ben bu kitabı yazarak aile karmamızı temizlediğime inanıyorum. Çünkü o kadar çok çekilen acı var ki anneannem annesiyle babasının aşkını anlatırken ayrılırını anlatırdı, hep bırakılıp gidilmesini anlatırdı. Çünkü anneannem zengin bir ailede doğmuş. Ağa torunu iken dede savaşlardan birinde ölüyor. Babaanne çok cevval bir kadın Hamide, baba da Çanakkale’ye gidip geri dönmeyince anneannemin annesi hayata küsüyor. Kendine ceza verir gibi onunla evlenmek isteyen adamla evleniyor. O giderken de babaanne diyor ki ” Bak kızım, tek torunum oğlumdan kalan tek yadigar onunda gelmeyeceği belli artık, lütfen bunu bana bırak. Seni annesi bilir. Anne de kabul ediyor. Babaannem beni yastıklara bile yatırmaz kolunda uyuturdu. Amcası baba gidi değil, amca bir gün silahını temizlerken babaanneyi öldürüyor. Ve anneannemin hayatı o dakikadan itibaren alt üst oluyor. Kitabıma o sahne ile başlıyorum. İçeriden nasıl silah sesini duyduğunu, kanlar içinde kıvrılan babaannesini nasıl bağırdığını “ Behicem’i ağlatmayın diye” gittiğini… Bunları yazmam gerektiğine karar verdim ve bu kitap çıktı ortaya.


W.S: Dadın Kadar Konuş ve Zemheride Aşk… Birbirinden çok farklı iki kitap… Kitaplarınızın içeriğine nasıl karar verdiniz?
L.G: Zaten Zemheride Aşk’ı anlattım. Dadın Kadar Konuş bundan üç yıl önce yayımlandı. Eşimle iki çocuğumuz var. Ela kızımızı gündüzlü ilk bakıcı ile büyülttük. Çalışan anne olarak ona bakacak birisini bulmak çokta kolay olmadı. Mesela ilk bakıcımızı Sahibinden.com sitesinden bulduk. Güvendiğimiz bir kadın son dakika biri bıraktı. İşe başlamama on beş gün kala bakıcımızın olmadığını öğrendik. Etrafa haber saldık. Derken Müzeyyen Hanımı bulduk. Çok şanlıydık. Kitabımda çok ilginç hikayeler var. Hepsi doğru onların. Müzeyyen Hanım bir süre sonra devam etmek istemedi. Bir takım şeyler yaşadı. Ve yollarımızı ayırmak zorunda kaldık. O sıra diğer kızımız Nil doğdu. Nil’e yeni birisini ararken, nasıl bir yol izlemeliyim? Soruları düşünürken, çalışan annelere bir faydam olsun istedim. Dadı bulma rehberi hazırlayıp, dadı bulurken ne yapılmalı, pedagoglardan da görüş aldım. Anneanne ve babaanne ile büyültmenin artıları eksileri onları yazdığım bir kitap bir de dadı hikayelerim var.

W.S: Bir yandan ekonomist dergisinde editörlük diğer yandan iki çocuk… Kitap yazmaya nasıl vakit buluyorsunuz?

L.G: Herkes uyurken ben yazıyorum. Sorular kitabım yayımlandığında çok yakın arkadaşlarımdan biri Şule yazmıştı. “ Kızım sen hangi ara kitap yazdın diye?” “Ben de siz uyurken ben yazdım.” dedim. Yollarda yazıyorum. İlham gelince yazıyorum. Gece yarısı kalkıp yazıyorum. Yazmayı seviyorum. Benim için keyif veriyor.

W.S: Yeni bir kitap yolda mı; başladınız mı yazmaya? Konusu nedir?
L.G: Evet! “Kahyanın Karısı” bitti bile. Ben onu bir yılda yazdım. O daha küçük bir kitap… Zemheride Aşk’ın ikilemesi, onunla öykü tamamlanmış oluyor. Bundan sonra da bu iki öykünün film ya da dizi olmasını istiyorum. Gönlüden geçen o, ekonomik kriz nedeniyle askıya alınmış. Ama ilahi zamanlama diye bir şey var. Doğru zaman geldiğince olacağını biliyorum.

W.S: Zemheride Aşk’ta anneannenizin hikayesini anlattınız. Var mı ailede başka böyle ilginç hayat hikayeleri?
L.G: Çok, olmaz mı? Benim anne ve babam emekli öğretmenler, Anadolu’da öğretmenlik yaptılar. Zaman zaman onların anılarını dinliyorum. Ayrıca bu evimize gelen yardımcılar da hikaye kaynağı. Yardımcı değişimlerini de karakter kaynağı diye bakıyorum. Kaleme dökmeyi düşündüğüm bir sürü hikaye var. Düşünmek bile heyecanlandırıyor.

W.S: Siz bir gün kendi hayat hikayenizi yazsaydınız adı ne olurdu?
L.G: Hımm… Adı ne olurdu? Bunu düşünüyorum. Ben aslında gazeteciyim. Hürriyet Ekonomide başladım. Yirmi birinci yılımı doldurdum. Bununla da gurur duyuyorum. On altı yıldır Ekonomist’teyim. On altıncı yılım bitecek Mayıs ayında. Ve çok severek yaptım. Netleşmiş isim yok açıkçası. Bazen Şu Bizim Gazetecilik diyesim geliyor. Bazen de Bizde Gazeteciydik diyesim geliyor. İçime sinen bir isim bulamadım. Arayış içerisindeyim.

W.S: Hangi yazarları okuyorsunuz? Ne tür kitapları seviyorsunuz?
L.G: Tarihi romanları çok seviyorum. Türklerden Hıfzı Topuz’u çok severim. Tüm romanlarını okudum diye bileceğim yazarlardan. Mesela, Salah Birsel çok severim. Rahmetli ile tanışmak istiyordum, sonra romanını okurken kaybettik kendisini. Çok kızdım kendime, elimde kitap gitseydim de bari okuyorum derdim. İstedim ki hepsini bitirdim demek. Ama kısmet olmadı. Onun dışında John Fowles severim. Orhan pamuk severim. Onu eskiden daha karmaşık ve sıkıcı buluyordum. Sonradan daha fazla sevmeye başladım. Heralde bende derinleştim bilmiyorum.

Röportaj: Ecem Saral Duran