“Genç kızların sevgilisi” yakışıklı şarkıcı ve oyuncu Keremcem, ufaktan kıyısına yanaşmaya başladığı 40 yaşını da seviyor. Ve hepimiz gibi değişiyor. Başlangıçlar yerine gönüllü bir bitişi konuştuğumuzu bu röportaj Keremcem’in, boşluk ve es üzerine düşündüğü bir döneme denk geldi. Acı kahvesine 33’ünde, askerde başladığı sarma tütün eşlik etse de, takım elbise yerine deri mont giyse de Keremcem, pek çok bakımdan hâlâ şık bir adam…

Kalabalık ve eğlenceli bir gecenin yorgunluğu var üzerinde Bebek’te buluştuğumuzda. Arkadaşı Emir Ersoy’un, rock şarkıları Küba-Latin tadında düzenlediği albüm konserinde sahnede ne kadar eğlendiğini anlatarak başlıyor söze. O da Hande Subaşı ile birlikte Can Bonomo’nun “Tastamam” adlı şarkısını seslendirmiş “ROCKUBA” isimli albümde ve dün gece. O kahvesini yudumlarken ben de ufaktan sormaya başlıyorum…

Dört yıl süren televizyon diziniz “OHayat Benim” bitti. Neredeyse bir ilişki gibi, sevgilinizden ayrılmış gibi hissettiniz mi?
Gerçekten öyle. Türkiye’nin en uzun drama dizilerinden biri oldu “O Hayat Benim”. Açıkçası dizinin bu kadar uzun sürmesinin avantaj ve dezavantajlarını bilen biri değildim. Benim altıncı dizim ama ilk kez oynadığım bir dizi bu kadar uzun sürdü. ‘Ha 30 bölüm, ha 130 bölüm. Ne olacak yani?’ derdim önceden ama öyle değilmiş. Metal yorgunluğu denen şey oluyormuş gerçekten. Hani aile gibi olduk derler ya, gerçekten öyleymiş. İyisiyle ama kötüsüyle de. Ama sorun değil, biliyorum ki 1 yıl sonra sadece iyileri hatırlayacağım.

Alıştığı şeylerden kolay kolay vazgeçen birine benzemiyorsunuz.
Hiç değilim zaten. Arkadaşlarım, çalıştığım insanlar… Yardımcım Doğan’la 13 senedir beraberiz, evimdeki hanım, Leyla, 12 yıldır benimle. Dizinin devamlılığı ve alışkanlığı hoşuma gitse de, şimdi bir durma isteği duyuyorum. Ama duramıyorum, dört senedir devam eden bir işte olunca yapımcılar ve izleyici sizi başka projelerde görmek istiyor ve durmanıza izin vermiyor. OHB (O Hayat Benim) nin biteceği kesinleştiği günden beri 4 dizi 1 de sinema filmi senaryosu okudum. Ama karar verdim; çok sevdiğim bir romantik komedi işi gelmeden oyunculukla ilgili bir şey yapmayacağım. Çünkü onu özledim. Oynadığım ilk dizi ‘Aşk Oyunu’ndan beri hep dram, hep gözyaşı. Tekrar gülmek ve güldürmek istiyorum. Ama o zamana kadar bir ‘es’.

Hayatınızda bu kadar çok yer kaplayan bir şey çıkınca nasıl bir boşluk doğdu peki?

Sanırım bir şey yaparken, onu her şeyimle yapmak beni etkiliyor. Bütün kafamla, vücudumla, kalbimle, trafiğimle; her şeyimle yapmam gerekiyor hissiyatına kapılıyorum. Böyle olunca da o şey gidince bir boşluk hissi oluyor tabii. Ama yerini hemen doldurmaya çalışmak yersiz. Hayattaki o boşluklar, “esler” de güzel.

“RİTMİ RİTİM YAPAN, ESLERDİR”

Yani arada bir es vermek gerek diyorsunuz…
Müzikle hiç alakası olmayan insanlara ilk öğretilen şey, “es”in de müziğe dahil olduğudur. Ritmi ritim, melodiyi melodi yapan şey, esler aslında. Boşluğu, olduğu gibi kabullenip tadını çıkarmak lazım. Sadece 4 senenizi verdiğiniz bir dizi de değil, mühim olan, bazen sadece hayatın bize yeni neler getireceğini de bekleyebilmek.

Siz esten önce sesi öğrenmek durumunda kalmadınız mı? Şimdi bunu tersine mi çevirmek istiyorsunuz?
Evet, benimki hızlı bir giriş olduğu için esten önce ses vardı benim için. Doğru…Varlığım fark edilsin diye. Ses olmadan şarkının başladığı anlaşılmaz ya… Sonra “es” ve her esten sonra bir ses gelir, yoksa müzik olmaz.

Şaka maka yaklaşık 12 yıldır hayatımızdasınız.
Evet ya, oldu değil mi o kadar Ama bakalım daha neler var. Esler bir de bundan var, durup düşünüyorsunuz: “Acaba hayatta başka neler var?”

Büyük bir soru ve önemli bir mesele.
Tabii ki… Siz ne bekliyorsunuz, hayat size ne veriyor. Radyo- Televizyon isterken Uluslararası İlişkiler okudum Ege Üniversitesi’nde. Belki de çok istemediğim bir bölümde okuduğum için müziğe daha çok yöneldim. Hemen askere gitmemek için 1 ders bırakıp okulu bitirmeden İstanbul’a geldim ve en büyük “es” dönemim başladı, 4 sene. Ama ilk albümümün bütün şarkılarını o süreçte yaptım. Sonra ilk albümüm “Eylül” çıktı, sonra ilk dizim “Aşk Oyunu” geldi. Ve kısa zaman sonra herkes varlığımdan ve ne yaptığımdan haberdardı. Ve ben o günden beri devamlı bir şeyler yapıyorum. Durup baktığımda çok şey yapmama rağmen hep aynı şeyleri yapmışım gibi geliyor ama galiba bu durum pek çok insan için geçerli. Benim sorduğum sorularsa “Acaba bunun için mi dünyaya geldim?” ve “Kendimi gerçekleştirebildim mi?”

Çok kazık sorular bunlar…
Öyle ama eninde sonunda sormak lazım. Ne zaman sorduğunuz çok önemli değil, 80 yaşında da sormaya başlayabilirsiniz. Uzun zamandır kendime bu tür sorular sormamaya çalışıyordum ama gerekiyormuş…

“RENKLERDEN VAZGEÇMEK İSTEMİYORUM”

Pohpohlanmaktan vazgeçmek de kolay olmasa gerek.
İlk dönemlerimde o kadar çok pohpohlandım ki zaten, onun ötesine geçmem mümkün değil sanırım. Artık bu durum beni çok etkilemiyor. Pohpohlanmaktan çok “hesaplaşma” sözcüğü ilgimi çekiyor. Övüldüm de yerildim de. Bu hep olur, olmalı da. Önemli olan kendi hesaplaşmanı yapabildin mi, hiç olmazsa bunu yapmaya başlayabildin mi? Seni gerçek Sen’e yaklaştıran bu hesaplaşmalar olacak. Keyif aldığın şeyleri hayatında tutmayı başarabildin mi, yoksa hayatın temposuna kapılıp kendi tarihinin derinliklerinde mi bıraktın?

Mesela?
Resim yapmaya başladım yeniden. Annem resim öğretmeniydi ve küçük yaştan beri elimde kara kalem ve kağıt vardı benim. İlkokulda ablamın resim ödevlerini hep ben yapardım. Hatta üniversitede resim okumayı bile düşünmüştüm. Kendimi resimle de ifade etmeyi severdim. Bir şeyleri layıkıyla yapabilmek için bir şeyleri ihmal ediyoruz. Yapmamak gerek.(Telefonundan akrilikle tuvale yaptığı resmi gösteriyor, Burhan Doğançay’ın işlerini andırıyor.) Şunu yaptığımda aldığım keyfe inanamazsınız.

Resimle ciddi ciddi ilgilenmeye başladınız o halde.
Resim yaparken mümkün olduğunca ciddiyetsiz, seyrederken, öğrenirken ve satın alırken ise mümkün olduğunca ciddiyim. Çağdaş sanat deniz derya. Galerilerle bağlantıda olmak, sergilerden haberdar olmak, müzayedelere katılmak heyecan veren başka bir kapı açtı bana. Bir kataloğa bakarken fırça darbelerinden, kullandığı renklerden, materyallerden ressamını tanımak, sevmek ya da sevmemek. Ressamlar ilginç insanlar. Onlarla tanışmak, paylaşmak. Arkadaşım olan ressamların bir işini mutlaka alıyorum. Bir müzisyenin albümünü almak gibi.
Kısa süre önce bir Komet aldım, evimin girişinde asılı, eve girdiğimde beni karşılıyor, çıkarken de uğurluyor. Biraz duruyorum önünde, seyrediyorum. Zaten satın aldığınız resmi verirken, “İyi seyirler” diyorlar. Doğru ve güzel bir temenni.

“Resmi dinlemek, müziği seyretmek gerekir” diye meşhur bir söz vardır.
Güzel lafmış. Resim renkleri tekrar fark etmemi sağladı. Resim yaparken “Acaba hangi renk eksik?” ve“Bunu yaparken nasıl tamamlarım?” düşüncesini hayatınıza da uyarlayabiliyorsunuz.

Artık hayatımızdan bir sürü renk, bizim isteğimiz ve kontrolümüz dışında da giderek eksiliyor…
Resim bu eksikleri bulmamı sağlıyor. 12 yıl boyunca belli işleri belli biçimde yapmak da “Belli renklerden mahrum kalma duygusu” yaratıyor haliyle. “O renk hangisi ve bu rengi resmime koyacak kadar cesur muyum?” türünden sorulara da kafa yoruyorum resim aracılığıyla. Uzun sayılabilecek bir süre popüler kültürün içinde olunca, belli sınırlar içinde dinliyor, görüyor ve üretiyorsunuz. Biraz bu sınırları kırmak ve esnetmek gerekiyor. Her gün beyaz ve yeni bir tuval aslında ve oraya hangi renkleri nasıl koyacağınız sadece sizin seçiminiz. Biz bunu unutmuş gibiyiz.

KALPLE DÜŞÜNÜNCE KALBİ KULLANAMAMAK

Gençlik dönemi merak etmek, denemek ve kurcalamak için değil mi? Siz de dolu dolu geçirmişsiniz o dönemi. Pek çok şeye el atarak ve başarı kazanarak…
Evet o zaman daha plansızdı her şey. Şimdi yeni bir dizi projesi geliyor mesela,“Bu 4 yıl sonra ne olur?” diye bakmaya başladım artık. Bu bir mesleki deformasyon gibi geliyor. Böyle düşünmemek lazım, doğru bir şey değil. “Bu şarkı 20 sene sonra da dinlenecek mi acaba?” diyerek şarkı üretemezsiniz. Şarkının o anın içinde kalarak doğması gerekir. Türkiye’de dizi çekerken de maksimum 13 bölümle ilgili projeksiyon yapabilirsiniz, zaten içindeki dinamiklerle bambaşka bir hale gelecek. Yeni yeni anlıyorum ki, kalbinizle hareket etmeye çalıştıkça, kalbinizi kullanamamaya başlamak gibi bir ikilem varmış. “Bu konuda ne hissediyorum?” diye düşünmeye başladığınız an aklınız devreye giriyor ve bu tam da hiç olmaması gereken şey. Etkileşimde olduklarımıza çok da kaptırmamak lazım.
Birkaç alanda yetenekli olmak büyük bir şansmış gibi gelir, ancak aslında bir tür dezavantaj.
Çok katılıyorum. Pek çok şeyi yoğun bir şekilde yapmak zor. Hele de bu işler adanmışlık gerektiriyorsa… Her ne kadar, “Dizi oyuculuğu sanat değil, para kazanmak için yapıyorsunuz” deseler de, başka türlü nasıl yapılır, bilmiyorum. O karakteri sevmeme gerek yok ama benimsemeden ve onun gibi düşünmeden yapamazsınız ki bu işi! Emeğin ve konsantrasyonun yoğun olduğu alanlar bunlar. Hele de popüler kültüre sunduğunuz birden fazla iş varsa eğer, kafanızı ve kalbinizi insanların sizi nasıl algıladığına da takıyorsunuz bazen. Biri çıkıyor,“Niye müzik yapmıyorsun? Oyunculuğa niye bu kadar daldın?” diye soruveriyor. Böylece siz de kendinize, “Ben şarkı söylemek için çıktım yola. Hakikaten niye böyle yaptım ki?” diye soruyorsunuz kendinize. Ama sonra canlandırdığınız karaktere onun özünde olmayan bir şey yazdığı için senariste içerlerken buluyorsunuz kendinizi. Ben yaptıklarım ve yapmadıklarımla yani seçimlerimle karşınızdayım. Herkes gibi …

Çoğu insan için geçerli bu, hele de sanat yapıyorlarsa… Ne kadar, “Önemsemiyorum” deseler de, en küçük bir eleştiriye bile tahammül edemiyorlar. Siz en azından kendi şarkılarınızı yazıyorsunuz. Ne kadar az insan var kendine ait şarkıları söyleyen.
Kendi bestelerimden uzaklaşmak durumunda kaldım ve bundan hiç hoşlanmadım. Kendime verdiğim şu küçük ama çok değerli este bilgisayarımda eski ve kimsenin duymadığı bestelerime bakıyorum. Ortaya çıkarmadığım ve kimseye dinletmediğim şeyleri dinliyorum. İçlerinde nasıl bir duygu olduğunu anlamaya çalışıyorum. Hayatımda hiçbir şey için şarkı yapmadım, yapamadım. Yapanlara da çok özeniyorum. Siparişle şarkı yapabilenlere hayranım. Böyle çok iyi besteciler tanıdım, çok da iyi arkadaşlarım. Ama benim üretim tarzım hep serbest çağrışım olmuş, bunu görüyorum. Kimseye dinletmeye cesaret edemediğim şeylerin içinde ne var, merak ediyorum. Bir tür kendi içine doğru arkeolojik kazı belki…

AŞKI DEAN MARTİN GİBİ ANLATMAK

“İlk kez 2010 yılında Dean Martin şarkıları söyledim. Yakın zamanda 50’ler söylediğim bir sahne daha yaptım. Ama bence eksik bir şeyler vardı. Şimdi o eksik rengi bulmaya çalışıyorum. 2017’de Frank Sinatra ve Dean Martin şarkıları söylemenin ve dinletmenin doğru ve eğlenceli yolunu bulmaya çalışıyorum ve bulacağım. Çünkü o dönemin şarkılarının melodik yapılarını aşkı anlatma tarzını da kendime yakın buluyorum. Bence 50’ler şarkıları şimdi ‘klişe’ kabul ettiğimiz sözlerin de ilk söylendiği yer.”

Röportaj: Yeşim Çobankent