Röportaj: Ecem Saral @ecemsaral_

ANADOLU’NUN ŞİFASI, MODERN BİLİMLE BULUŞUYOR

Afyon’un mineral zengini termal sularından Ege ve Akdeniz’in narenciye mirasına… Enocef, Anadolu’nun yüzyıllardır süregelen şifa kültürünü modern dermokozmetik bilimiyle yeniden yorumluyor. Markanın kurucusu Mehmet Behlül Vatansever ile yerel kaynaklardan doğan “modern şifacı” vizyonunu, clean beauty yaklaşımını ve Enocef’i global bir Türk markasına dönüştürme hedefini konuştuk.

Women’s Style Türkiye: Enocef’in hikâyesi nasıl başladı? Bir kişisel bakım markasının ötesinde “modern şifacı” olarak tanımladığınız bu marka fikrinin çıkış noktası neydi?

Mehmet Behlül Vatansever: Ticaret hayatıma Kapalıçarşı’nın o derin esnaf kültürü ve dinamizmi içinde başladım. Orada edindiğim en büyük öğreti, gerçek değerin ve kalıcılığın her zaman kendi köklerimizde saklı olduğuydu. Yıllar içinde e-ticaret ve marka yönetimi alanında edindiğim tecrübelerden sonra, “Neden kendi topraklarımızın şifasını dünya standartlarında bir vizyonla sunmuyoruz?” sorusu Enocef’in çıkış noktası oldu. “Modern şifacı” kavramı; Afyon’un yüzyıllardır şifa dağıtan termal suyunu ve Anadolu bitkilerini, Akdeniz ve Egenin narenciye içeriklerinden fayadalanarak yenilikçi dermokozmetik formüllerle banyolara ve günlük bakıma taşıma arzumuzdan doğdu. Ülkemizde daha nice faydalı hammadde var bunların daha çok gün yüzüne çıkmasını arzuluyoruz. İlk adımımız termal su içeren vücut bakım ürünleri üretmek ve onu da yine Akdeniz ve Ege narenciye bitkileri ile çeşitlendirerek başlamak oldu.

 

W.S.: Enocef’in gücünü Anadolu’nun topraklarından ve bitkilerinden aldığını söylüyorsunuz. Anadolu’nun kadim şifa kültürü markanın ürün geliştirme anlayışına nasıl yansıyor?

M.B.V.: Anadolu, binlerce yıllık bir bitki ve kök felsefesine sahip. Geleneksel şifa ritüellerini alıp, günümüzün bilimsel Ar-Ge süreçleri ve dermatolojik testleriyle modernize ediyoruz. Yani geçmişin bilgeliğini, günümüzün teknolojisiyle birleştirerek cildi sadece temizleyen değil, gerçek anlamda onaran ürünler tasarlıyoruz.

W.S.: Afyon’un termal suyunun yanı sıra Ege limonu ve Akdeniz’in narenciye zenginliğini de formüllerinize taşıyorsunuz. Ürünlerinizde kullanacağınız yerel içerikleri neye göre seçiyorsunuz?

M.B.V.: Öncelikle cildin doğal bariyerini destekleyecek, termal su ile sinerji yaratacak ve ona gerçek anlamda fayda sağlayacak aktifleri belirliyoruz. Örneğin Deobarier roll-on serimizi geliştirirken, termal suyun yatıştırıcı gücünü cildi tazeleyen ve koruyan doğal antioksidanlarla desteklemek istedik. İçerikleri seçerken sadece hikayesine değil, klinik olarak cilde olan yararlarına odaklanıyoruz.

W.S.: Son yıllarda güzellik dünyasında sıkça duyduğumuz “clean beauty” kavramı Enocef için tam olarak ne ifade ediyor? Bir ürünün “temiz” olması sizin standartlarınıza göre hangi kriterleri taşımasını gerektiriyor?

M.B.V.: Bizim için temiz güzellik, her şeyden önce şeffaflık ve insana saygı demek. Formüllerimizde insan sağlığına ve doğaya zarar verebilecek hiçbir agresif kimyasala yer vermiyoruz. Bir ürünün bize göre “temiz” olması; cildin mikrobiyomuna uyumlu olması, doğada kolay çözünebilmesi ve topraktan bedene uzanan yolculuğunda sürdürülebilir standartları karşılaması anlamına geliyor.

W.S.: Anadolu’nun yerel değerlerinden doğan bir marka olarak global pazara açılma hedefiniz nasıl? Afyon’un termal suyunu ve Anadolu’nun bitki mirasını dünyaya anlatmayı planlıyor musunuz?

M.B.V.: Kesinlikle. Avrupa’nın kendi termal sularıyla yarattığı devasa küresel dermokozmetik markaları var. Sadece Afyon’un suları mineral zenginliği değil misyonumuz Anadolu topraklarında ki tüm şifa kaynaklarından faydalanmak ve bunu duyurmak. Bizim topraklarımız şifa açısından olağanüstü özelliklere sahip. En büyük vizyonumuz, bu topraklardan çıkan premium kaliteyi global pazarda konumlandırmak. Dünyaya sadece bir kişisel bakım ürünü değil, Anadolu’nun şifa mirasını tüm dünyaya duyurma gayretinde olacağız.

W.S.: “İthal değil, kendi kaynaklarımızdan üretmek” Enocef’in vizyonunun önemli bir parçası. Türkiye’nin doğal kaynaklarının kozmetik sektöründe yeterince değerlendirildiğini düşünüyor musunuz?

M.B.V.: Maalesef tam anlamıyla değerlendirildiğini düşünmüyorum. Biz genellikle bu kıymetli hammaddeleri yurt dışına ihraç edip, sonrasında işlenmiş ve markalaşmış olarak geri satın alan bir sistemin içindeydik. Enocef ile bu denklemi değiştiriyoruz. Kendi kaynaklarımıza Ar-Ge ile katma değer sağlayarak, kendi topraklarımızdan çıkan iddialı bir ürün ortaya koyuyoruz.

W.S.: Günümüzde tüketici artık yalnızca ürünün etkisine değil, içeriğinin nereden geldiğine ve nasıl üretildiğine de dikkat ediyor. Sizce güzellik sektöründe tüketici bilinci nasıl değişiyor?

M.B.V.: Tüketici artık çok daha araştırmacı, bilinçli ve talepkâr. Sadece şık bir ambalaja veya pazarlama vaatlerine değil; içindekiler listesine, üretim felsefesine ve markanın şeffaflığına bakıyor. Bu şeffaflık talebi, Enocef gibi işin özünde dürüstlük, bilim ve temiz içerik olan markaları çok daha güçlü bir şekilde öne çıkarıyor.

W.S.: Bir gün Enocef global ölçekte tanınan bir Türk dermokozmetik markası olduğunda, insanların markanın adını duyduklarında Türkiye ve Anadolu hakkında hangi hikâyeyi hatırlamalarını istersiniz?

M.B.V.: Türkiye’nin sadece kültürel bir zenginlik değil, aynı zamanda bereketli, onarıcı ve şifalı bir kaynak olduğunu hatırlamalarını isterim. Enocef dendiğinde dünyanın dört bir yanındaki tüketicilerin aklına “Anadolu’nun tertemiz, modern ve bilimsel şifası” gelsin istiyoruz.

W.S.: Yerel kaynaklardan beslenen bir marka olmanız sürdürülebilirlik yaklaşımınızı nasıl şekillendiriyor? Üretimden ambalajlamaya kadar özellikle önem verdiğiniz noktalar neler?

M.B.V.: Hammaddelerimizi ağırlıklı olarak yerel kaynaklardan temin etmemiz karbon ayak izimizi doğal olarak düşürüyor. Bunun ötesinde formüllerimizi temiz tutarken, üretim süreçlerimizde doğanın dengesine zarar vermeden, doğadan aldığımız şifayı ona saygı duyarak işlemeye maksimum özen gösteriyoruz.

W.S.: Enocef’i “erişilebilir premium” bir marka olarak konumlandırıyorsunuz. Premium bir bakım deneyimini ulaşılabilir hale getirirken hangi noktalardan ödün vermiyorsunuz?

M.B.V.: Asla ödün vermediğimiz iki şey var: Hammadde kalitesi ve bilimsel Ar-Ge. Ürünlerimizin performansı global lüks markalarla yarışacak seviyede. Bunu erişilebilir kılabilmemizin sırrı ise, kaynakların kalbinde yer almamız ve yıllara dayanan e-ticaret – tedarik zinciri tecrübemizle lojistik süreçlerini son derece verimli yönetmemizden geçiyor.

W.S.: Harrem ve Enocef, aynı vizyondan doğan ancak farklı dünyalara seslenen iki marka. Bu iki markanın hikâyeleri nerede kesişiyor, hangi noktalarda birbirinden ayrılıyor?

M.B.V.: 2019’da hayata geçirdiğimiz Harrem, köklerini daha çok saray kültüründen, köklü ritüellerden ve geniş bir kozmetik-gıda yelpazesinden alıyor. Kesişim noktaları, ikisinin de bu toprakların değerlerinden ilham alması ve yüksek kalite standartlarıdır. Enocef ise tamamen dermokozmetik, “clean beauty” odaklı ve spesifik olarak termal şifayı günlük vücut bakımına taşıyan, modern bilimin çok daha ön planda olduğu bir marka.

W.S.: Harrem’de edindiğiniz marka ve ürün geliştirme deneyiminin Enocef’in doğuşuna nasıl bir etkisi oldu? Harrem’den Enocef’e taşıdığınız en önemli deneyim ya da marka değeri neydi?

M.B.V.: Harrem serüveni, yerel bir hikayenin küresel standartlarda bir tüketici deneyimine nasıl dönüştürüleceği konusunda muazzam bir zemin hazırladı. Tüketicinin temiz içeriğe ve yerel hikayelere duyduğu saygıyı orada çok net gördüm. Enocef’e taşıdığım en önemli değer ise; “bir ürünün tüketiciyle bağ kurabilmesi için mutlaka samimi bir ruhu ve sağlam, gerçek bir hikayesi olması gerektiği” inancıdır.